Hürriyet

13 Haziran 2012 Çarşamba

Veganizm ve Feminizm

Veganizm ve Feminizm
         Hem sosyal bilimlerin pek çok disiplininde kendine yer bulan bir teori hem de sosyal hayatı yönlendirme gücüne sahip bir hareket olan feminizm yeryüzü için bugüne kadar yaptıklarından çok daha fazlasını yapabilecek güce sahiptir. Ancak birçok feministe neden endüstriyel hayvansal gıda tükettiğini sorsanız bunda herhangi bir tuhaflık görmediğini ve belki de sorunuzu tuhaf bulduğunu söyleyecektir. Oysa türler arası ve türlerin kendi içindeki mücadelesine tanıklık eden yeryüzü için veganizme ve ekolojik dengeye - teoride - en sağlam desteği verebilecek olanlardan biri gene feministlerdir. 

        Feminizm, 18. yüzyıl sonunda - Fransız İhtilali’nin başlangıcının ardından- feministlerin yakından tanıdığı Mary Wollstonecraft tarafından yazılan Kadın Haklarının Bir Savunusu ile ilk kez yazılı bir eserde yer almış olarak kabul edilir. Tarihsel olarak bakıldığında birinci evresini (19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı); kadınların ve çocukların, eşlerinin malı olarak sayılmaması ve kadınların mülk edinebilmesi üzerine yürütülen çalışmalar oluşturur (Özveri, 2009: 208). Buradaki türlerin kendi içinde birbirinin malı olmamasına ve metalaştırılmamasına dair ana fikri üzerinde veganizm bağlamında önemle durmak gerekir. Feministler kendi türleri için bunu isterken diğer türleri kendilerine “mal” olarak edinme hakkını kendilerinde bulabilirler mi?

         Feminizmin ikinci evresi kolayca tahmin edilebileceği gibi 1950’ler ve 1970’ler arasında; 2. Dünya Savaşı’nın ardından oluşan yeni dünya düzeniyle birlikte ortaya çıkar. Kadınlara siyasi alanda eşit hak isteyen feministlerin sesi yükselişe geçer. Diğer bir deyişle feministler, toplumsal cinsiyetlerine göre bireylerin diğerlerinden daha az hakka ve fırsata sahip olmaması için hareketlerini sürdürürler. Bu evre veganizmin ortaya çıkışı ve felsefeye dönüşümü ile kesişen bir süreçtedir. 1944’te ‘vegan’ kelimesini literatüre ve günlük dile kazandıran British Vegan Society kurucularından Donald Watson ve Vegan Society 1951’de kelimeye – sonrasında - tüm dünyaya yeni bir bakış açısı sunacak bir anlam kazandırır ve veganizmi bir doktrine dönüştürür. Böylelikle veganizmin teoride ve pratikte temellendirilmesi ile feminizmin yeni kimliğine kavuşması eşzamanlı ilerler denilebilir.

         Postmodernizmin, küreselleşmenin etkilerinin hüküm sürdüğü üçüncü evresinde ise hak eşitliğinin siyaset ve kültür alanından farklı birçok alana taşınması için çalışılır. Postfeministlerin görüşlerini bildirmeye başlaması ile de seksist söylemlerin feminizmdeki yeri tartışılmaya başlanır. Yine eşzamanlı olarak ekolojik yaklaşım ve hayvan hakları, artan çevre kirliliği ve yaşanan iklim değişiklikleri ile bilim çevrelerinin, sivil toplum kuruluşlarının ve örgütlerin gündeminde artan bir yere sahip olur.

        Veganizmin de feminizmin de karşısında durduğu esas kavram “ayrımcılık”tır ve ikisi de doğal eşitlik ister. Feministlerin vejetaryen olması gerekiyor mu, sorusundan önce yanıtlanması gereken feministlerin ilgi alanlarına diğer türlerin dişilerin girip girmediğidir. Feministler şu halde kendi türünün dişisi için hak mücadelesi verirken diğer türlerin dişilerini görmezden gelmemeli. Kendi manifestoları ve dikteleri içinde dişinin ürünlerinin tüketilmesinin dişinin sömürülmesine dönüşmesi üzerine geniş yer vermeli ve feminizm ile veganlık birlikte anılmalıdır. 

     Bir feministin hayatı boyunca hareket dahi edemeyeceği alanlarda tutulan hayvanın sütüne, yumurtasına vb. biçilen ekonomik değeri karşılaması feminizmin evrensel ve türler üstü bir yanının olabileceğinin göz ardı edilmesi anlamına gelir. Tecavüz raflarında hamile bırakılarak anne olan hayvandan bebeği insan tüketimine uygun ürün elde etmek için alınıyorsa feministlerin dişinin daha çok acı çekmesindeki sürece tüketici olarak ortak olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Bebek dişiyse annesinin ‘kaderini’ yaşar ve süt ineği olarak sömürülür, erkek ise çoğu zaman veal (Süt danası eti. Hayvan doğumdan hemen sonra anneden ayrılarak yemek için uygun hale getirilinceye kadar hareket etmesinin dahi mümkün olmadığı bölmelerde tutulur.) olarak "zengin" menülerde yerini alır. Dişi hayvanın makinelere bağlanarak sütünün acı verici bir yöntemle sağılması da tüm bu süreçte gerçekleşir. Tavukların insanlar tüketsin diye yumurtlatılması, bunun için teknolojik ve biyolojik ortam sağlanması da dişinin insanlar için acı çekmesinin bir diğer görüntüsüdür. Erkek civcivlerin karıştırıcılarda ya da gaz odalarında öldürülmesi ve tavuğun bir yumurtlama makinesine dönüştürülmesi feminizm açısından kayda değer bir olay olmalı. 

    İnsan tüketimi için bir hayvanın sömürülmesi doğal bir sonuç değildir. Hayvandan faydalanmak kültür, sosyo-ekonomik şartlar, teknoloji, inançlar vb. etkenler ile ilişkilidir. Ancak söz konusu hayvanın eti, sütü, yumurtası, kürkü, tüyü için sömürülmesi ise endüstriyel çark dönüyor demektir. Kadına şiddete ve kadının aşağılanmasına karşı protestolarda sorgulamayan kadınların birilerine yumurta fırlatmasının feminizm doktrininin tabiatına aykırılığı malumdur. Malumun ilanı üzerine düşünecek olanlar ise sadece feministler değildir.

Referans

Özveri, D. (2009). Feminist Teorinin Gelişimi Sürecinde Uluslararası İlişkilere Bakışı Üzerine Kısa Bir Değerlendirme. Hasret Çomak (Ed.), Uluslararası İlişkilere Giriş: Teorik Bakış. (s. 208). Kocaeli: Umuttepe Yayınları.

Tavsiye Ediyoruz


Adams, C.J. (2010). Etin cinsel politikası (Çev: G. Tezcan & M.E. Boyacıoğlu). İstanbul: Ayrıntı.

Hayvan Özgürlüğü Çevirleri: Tecavüz rafı nedir? Feminizmin ineklerle ilişkisi ne?


*Metnin tamamı VeganTürkiye'ye aittir. Yararlanılan kaynaklar ve alıntılar bağlantılarla gösterilmektedir.

0 yorum:

Yorum Gönder